top of page

TÜRKİYE’DE MODERNLEŞME’NİN SAPLANTISI: POZİTİVİZM

     Türkiyede hala daha trajedisi atlatılamamış, tartışma konusu olarak güncelliğini yitirmeyen bir modernleşme

serüveni geçmişimiz mevcut. Kavramın içeriği dahi algısını tam oturtamamış şekilde bizi oracıkta beklemekte. Modernlik nedir? Modernleşme mi Batılılaşma mı? Modern olan aslında nedir? Gibi soruların açıklaması elbette bu yazıda ifade edilemeyecek kadar muamma durumdalar. Ancak değinmek istediğim konu, tam da bu trajedi’nin ortasında bir saatli bomba gibi duran pozitivizm anlayışıdır. Hatta bu sürecin bir “trajedi” olmasının önemli sebeplerinden biri olarak da pozitivist anlayışı suçluyorum. Bu giriş niteliğindeki paragrafı daha fazla uzatmayarak önce pozitivizm’in ne olduğuna, sonra da neden “modernleşme” süreci için bir zarar doğurduğuna değineceğim.


 


    Pozitivizm, toplumsal dünyayı doğal dünyanın bir devamı olarak gören, doğru bilginin yalnızca bilimsel bilgi olduğu, doğru bilgiye ise yalnızca ampirizm (deneycilik) ile ulaşabileceğini ifade eden bir akımdır. Auguste Comte’un başını çektiği bu akım toplumsal gerçekliğin oluşumunda ana aktör olan insanı, insanın duygularını ve mistikliğini keskin bir şekilde reddeder. Doğa bilimlerini toplumsal dünyaya yedirmeye çalışırken yedirmeye çalıştığı toplumsal hayatın gerçek bir şekilde anlaşılmasının önünü keser. Bizim modernleşme serüvenimizde de bu pozitivizm anlayışı önemli bir etken olmaktan kaçınamamıştır. Bu duruma bir saplantı diyorum çünkü modern veya modernlik aslında toplumsal bir dönüşümdür. Toplumsal dönüşümde ise toplumun doğasını idrak edememiş bir pozitivizm algısı saplantıdan öteye gidememiştir. Bu saplantının da bizi dönüp dolaştırıp bıraktığı yer yalnızca bir trajedi fanusudur.

 

 

     Bizim modernleşme serüvenimiz ile buluşması doğrudan bir felsefi kanalla olmayan pozitivizm, fransızca tedrisatlı okullar ve batıya gönderilen öğrenciler aracılığıyla yayılma fırsatı bulmuştur. Comte’un düşünceleri 19.yy sonlarına doğru Osmanlı aydınlarını cezbeder nitelik taşıdı. Öyle ki İttihat ve Terakki derneği başkanı Ahmet Rıza, Comte’un vecizesi olan ‘ordre et progres’ (nizam ve terakki) isminin verilmesini isteyecek kadar etkilenmiştir. 18.yüzyıl aydınlanması ve onu takip eden Fransız Devrimi ile beraber ortaya çıkan Jakoben zihniyeti, bütünüyle pozitivist görüşten etkilenmiş ve Jön Türkleri  de etkilemiştir. Bu zihniyetin temelinde toplumu üst yapıdan dizayn etme, akli yöntemlerle biçimlendirebilir bir toplum inşaasıdır. Toplumun sosyolojisini anlayamadan medeniyet kisvesi altında saray kültürü pompalamaktır. Bu toplum mühendisliğinin temelinde ve topluma yansıyamamasında ise kuşkusuz pozitivizm akımının önemli ölçüde etkisi mevcuttur. Öyle ki bizde de denenen şey yalnızca küçük bir aydın azınlığın yararı dışına çıkamamıştır.

 


 

   Peki asıl mevzumuza dönelim. Neden pozitivist anlayış toplumu dönüştürmekte etkili olamaz. Her şeyden önce şu soruyu da sormaktan çekinmiyorum; neden bir şeyi taklit etmek ve ona dönüşmek zorundayız? Neden kendimiz olamıyoruz? Biz acaba batının düşünce yapısını önce hor gördük, sonra da fazla mı yücelttik. Toplum dediğimiz mevzu salt gerçeklerden ibaret değildir. İnsan da öyle. İnsan düşünür, hisseder, ihtiyaç duyar, arzular, değişir. Statik bir yapıda değildir. İşte bu yüzden pozitivizm’in yaptığı gibi doğa bilimleri yasalarıyla işleyemez. Dönüştürülemez. İnsan metafiziktir. Toplum mistiktir. Bizim yaşadığımız trajedi ise tam bu noktadadır. Gelenek ile Modern olanı keskin çizgilerle ayırmak pozitivizmdir. Oysa ki Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yaptığı gibi ünlü Fransız roman yazarı Marcel Proust okurken aynı zamanda Dede Efendi dinlemek de mümkündür. Gerçek entelektüelite ise bence budur. Benliğini terk etmeden ben olmayanın keşfine varmak. Zaten bu trajedi durumunu da en iyi yansıtan Tanpınardır. Modernleşmeci zihniyet Tanpınar’ı muhafazakar olarak nitelese de bu nitelemenin temel sebebi  Tanpınar’ın bu toplum ve toplumun gelenekleri ile onlardan çok daha anlayışlı ilişki kurmuş olmasından kaynaklanıyor belki de. O hiçbir şey olmak istemiyor, yalnızca kendi olmak istiyor Bizim modernleşme serüvenimizin trajedisi belki de budur; Kendi olamamak…

 

      Bir toplumu dönüştürmek için önce onu anlamak gerekir. Toplum gerçekliği ile ilişki kurmadan onu dönüştürmek mümkün değildir. Pozitivizm eliyle toplum mühendisliği ise tam da bu noktada hatalıdır. Örneğin inanç konusunun toplumda neden bu kadar vazgeçilmez olduğunu anlamak gelenek ile modernlik arasında köprü kurmaktır. Pozitivizm, üst yapıdan toplumu şekillendirme anlayışı ile bu köprüyü yıkar. Cemil Meriç’in dile getirdiği gibi din tecrübe dışıdır. İrrasyoneldir. Her şeyin özünde de bir toplum olayıdır. Türk aydını’nın temel hatası bu toplum olayını hor görüp değiştirmeye çalışmaktır. Marksist bir tavırdan konuşacaksak eğer önce üretim biçimini değiştirmeden köylünün eline piyano vermek anlamsızdır.  Bu gelenek dışlayıcı tavır bizi bir yere götürememiş ve bir paradoksa sürüklemiştir. Önemli olan modern ile gelenek arasına çizgi koymamaktır.  O yüzden Tanpınar’ı, Cemil Meriç’i, Şerif Mardin’i, Kemal Tahir’i hatta Orhan Pamuğu bu buhranın aktarılmasında ve anlaşılmasında önemli aktörler olarak görüyorum. Bizi geliştirecek olan şey farklılıklarımızdır. Önemli olan şey ise farklılıklarımızı bir zenginlik olarak görüp bu şekilde ilerlemektir.



KAYNAKÇA


Dellaloğlu, Besim F, Zamanın İçinden Zamanın Dışından, Timaş yay. 2022

Timur, Taner, Osmanlı Kimliği, imge yay. 2010

Alkan, Mehmet Ö. Tanzimat ve Meşrutiyet'in Birikimi: Cumhuriyete Devreden Düşünce Mirası, İletişim yay. 2001

Meriç, Cemil, Bu Ülke, İletişim yay.

Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları, İletişim yay.

Özlem, Doğan, Tarih Felsefesi, Notos kitap yay.

Mardin, Şerif, Türkiye'de Din ve Siyaset, iletişim yay.

159 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page